Ruhi Göktekinİ kaybettik

Yalnız şiirleriyle değil yaşamıyla da şair

Amisos'lu Ruhi ve 'Bir Ak Atlısı Özlemin'

Ruhi Göktekin bir şair. Şiire yaşamını koymuş, hep onunla yaşamış. İlk kitabının tarihi 1960, ikincisinin 1969. Otuz iki yıl sonra yeni bir şiir kitabıyla karşımızda. Erdoğan Alkan onu tüm yönleriyle aktarıyor bize.

Amisos'lu(2) şair Ruhi Göktekin 1960'ta Deniz İkindileri'ni, 1969'da Amisos Fenerleri'ni ve otuz iki yıllık uzun bir aradan sonra Bir Ak Atlısı Özlemin adlı üçüncü şiir kitabını çıkardı.

Şair denince aklıma ilk Ruhi Göktekin gelir. Yalnız şiirleriyle değil yaşamıyla da şairdir o.

Delikanlılık çağımızdan günümüze dek uzanan beyaz bir dostluk ve bitmeyen bir şiir çabası... Samsun'da yirmili yaşlardaydık. Geçim kaygımız yoktu henüz. Geç yatıp geç kalkar, sonra Kurukahveci Rıza'nın meyhanesinde, Sinekli'de ya da bir salaş kıyı lokantasında kafayı çekeceğimiz akşam saatlerini beklerdik. Güle oynaya dizeler okur, fıkralar anlatır, taklitler yapardık. Ve Amisos'lu Ruhi kadehini kaldırıp sonbaharı selamlardı:

''Mevsimler yaşanacaksa eğer/ Bir kez görsem göçmen kuşları/ Selam şarabı bol ülkelerin/ Şairlere özgü sonbaharı''

Taşra ozanı
Türk şiirinde çokluk imge öndedir ve soyut ağır basar. Kentler soyuttur, insan soyuttur, gölgelere benzerler. Kentler taşıyla toprağıyla, insan etiyle kemiğiyle gerçek varlığına çok az sayıdaki şairin, örneğin Nâzım Hikmet'in, örneğin Orhan Veli'nin, Cahit Külebi'nin, bir de Samsunlu Ruhi Göktekin'in şiirlerinde kavuşur. Bir farkla ki Ruhi'nin şiirindeki kent daha çok taşra kenti ve insan daha çok taşra insanıdır. Tek kitabı Deniz İkindileri'nin daha ilk şiirinde Samsun'u ve Samsunlu küçük kızı anlatır: "Elektrik ışığı vurmasaydı/ Un yüklü arabaların tekerine/ Böyle güzel olmazdı/ Memleketimin akşamları/ Bu kız böyle gezmezdi/ Pervasız/ Gözlerinde sevginin/ Taze ısısı." İkinci kitabı adını taşra kenti Samsun'dan alır: Amisos Fenerleri. Günümüz Samsunlusu Amisos'lu atalarıyla kaynaşır:

"Sen bizim Cenevizimiz/ Suyumuz aşımız ekmeğimiz/ Yorgunluğumuz Kalemkaya'dan öte/ Kırık aynalarda solgun tenimiz/ Elinde bir salkım üzüm sinema dönüşü/ Belki bir yay Amisos'lardan kalma/ Durur yeni bir aşka eskimeden/ Dağılır saçları okuyanuslarda/ Göğsünde bir sıra beşibirlik/ Pontuslar gelir geçer aradan (...) Elinde bir salkım üzüm okul dönüşü/ Ya da sönmüş bir sigara/ Açık resimleri seyretmiyor mu/ Gizli gizli bakmıyor mu camlara (...) Öbürleri nerede bakın Caltı'dan/ Kalyonları nerde saçları nerde/ Yenilgilerden sonra daha yaşamak/ Harap ve tükenmiş Cenevizlerde."

İlhan Berk gibi şairlerin dizelerinde kalyon Edgar Alan Poe'nun şiirlerindeki kalyonları öykünmekten öteye gidemez. Ruhi'nin şiirlerindeki kalyon ise Samsun kıyılarında, kumların altındadır. Kumlar kazılsa iskeleti çıkacak. Ruhi Göktekin günümüz Samsun'unu anlatırken Amisos'a da gönderimler yapar. Böylece taşra kenti geçmişiyle, mitolojisiyle iç içe yaşar. Mitolojiyi sever şair. Ama onun şiirinde mitolojik kişilikler sade insanlar gibidir. Örneğin keçi ayaklı kır tanrısı Pan sanki Mahmar Dağı'nda sürüsünü otlatan bir çobandır:

"Ko yerleşsin içime/ Tanrı yalnızlığıyla Pan/ Derim seni de bir kaval gibi/ Üfleye üfleye tüketsin zaman."

Genelde taşra karakterinden yoksundur yazınımız. Diyarbakır'da, Sıvas'ta, Giresun'da, Edirne'de bir dergi mi çıkıyor, içini okuduğunuzda İstanbul yazınının tatsız bir yansımasını bulursunuz. Oysa, bilinçsizce öykünüp durduğumuz Avrupa yazınında taşranın özel bir yeri vardır. Gustave Flaubert'i ünlendiren Madame Bovary romanının gücü taşra kenti Rouen'ın gelenek ve göreneklerini ayrıntılarla yansıtmasındadır. Arthur Rimbaud'yu yaratan tutucu taşra kenti Charlesville'in bunalımlarıdır. Dizelerinde ve düzyazılmış şiirlerinde bazen açık, bazen satır aralarında hep Charlesville sıkıntısıyla karşılaşırız. Fransa sınırlarındaki Basque bölgesinden Francis Jammes, Pirene dağlarının eteğindeki Hasparren'da, sade bir köy evinde yaşayıp öldü ve şiirlerinde hep sade köylünün ve tarlalarıyla, cennetlik eşekleriyle köyün yaşamını dile getirdi. Fransa'da hâlâ Normandiya Şairleri Antolojisi, Brötanya Şairleri Antolojisi gibi taşra yazınının sesini özellikle duyuran kitaplar yayımlanır.

Yazınımızdaki bu taşra eksikliğini doldurmaya çalışan tek şairdir Ruhi Göktekin. Daha otuz, otuz beş yıl önceden Ariadne gibi ipin ucunu vermişti elimize Amisos'lu ozan. Türkiye Yavuz Zırhlısı'nı mı satın aldı? Ayakkabıcı, topal Nazım, terzi Nevres, berber Salih, İstanbul'dan yeni gelen vidala pabuçlu Hüsnü Bey'den bu haberi duyunca pek sevinirler:

"Bu topal Nazım'ın örsüdür ki aşkı memnuyu titrer/ Perdeleri oynar terzi Nevres'in/ Oy gülcemalin kara dumanı ak dumanı/ İstanbul'dan yeni gelmiş Hüsnü bey/ Vidala pabuçları seksek çizer."

Bir kentin yazınsal tadı

Nasıl yaşarsın bir kentte? Sokaklarında gezer, kızlarına âşık olur, meyhanelerinde kafayı çekersin. Bir kentin ayrıca yazınsal tadı da olduğunu Ruhi Göktekin'den öğrenmiştim. Yazın'ın alınteri tadı olduğunu da ondan öğrenmiştim. Hiç okuru olmayan, resmi ilan aldığı için yalnızca resmi dairelere gönderilen yerel gazeteleri adam etmek için çırpınırdı. Çatı onun sayesinde çıktı, sesini büyük kentlere duyurdu. Sekiz sayfalık şiir dergimiz Yeni'de payı büyüktür. Yenises gazetesi onun öncülüğünde bir süre altın çağını yaşadı. Ruhi'nin bizleri doğurup yetiştiren kente, Samsun'a sevgisi beni öylesine etkiledi ki Paul Verlaine çevirilerini ilk Samsun'da, Yüceer Basımevi'nde bastırdım. Önümüzde tekel şarabı, çıraklar hurufat'ı dizerken başlarında bekler, provalarda düzeltmeleri yaptıktan sonra açık meyhane arardık.

Üzgün çocuklar
Şiir daha çok hüzünden, acıdan fışkırıyor. Sevda acılarından, çocukluk acılarından. Hüzünlü, kırık bir çocukluk yaşayan yirmi yaşındaki Arthur Rimbaud Ruhi'den doksan beş yıl önce yazdığı Çocukluk adlı düzyazılmış şiirinde (poème en prose) "küçük yabancı kızlar, usul usul acı çeken mutsuzlar" diyordu. Küçük yabancı kızları değil, kendini anlatıyordu aslında Rimbaud. Ruhi'nin şiirlerinde de sık sık çıkar karşımıza bu üzgün sözcük: "Şehir kadın hıçkırıklarından arda kalmış/ Dualarda yoksul çocuklar.", "Sulardaki yosunlar gibi çocuklar/ Habersizce büyümede", "En derin uykularında kirpik kirpik/ Ak alınlı aydın yüzlü çocuklar.", "A çocuk a titrek a yalnız/ Dal gözlerince gözlerime.". Şimdi altmış üçündeki şair içinde hâlâ o üzgün ve kırık çocuğu yaşatıyor:

"Gülümseyen bir ihtiyar yüzünde/ İçinde bir çocuk ağlamaklı." Bu kırık, üzgün çocuk ergenlik döneminde yaşam karşısında ürkektir, korkaktır:

"Sinema önlerinde bir iki yaşam/ Boy boy ıssızdı avuçlarımda bulutlar/ Trenlerden korkuyordum korkuyordum/ Dükkânların önünden geçemiyordum/ Bir tanbur çalıyordu ağır aksak/ Bekliyordum." Soruyorum kendime: Bunun için mi akşam olunca şaraba sığınıyordu şair? Bu saltanatlı dizeler çocukluk yalnızlığından, yalnızlık korkusundan mı kaynaklanıyor:

"Mevsimler yaşanacaksa eğer/ Bir kez görsem göçmen kuşları/ Selam şarabı bol ülkelerin/ Şairlere özgü sonbaharı.", "Tanımadığım çocuklar ağlardı istasyonlarda/ El ederdin karanlık (...) Ne zaman sulara karanlık inse ölümdür/ Şarabım tükense ölümdür." , "Tanrısal kuramlara eyvallah etme/ Biraz şarabım kaldı hem daha erken/ Çok sürmez dört koldan iner karanlık/ Sonra seni yaşarız kaldığın yerden."

Samsun gecelerini anımsıyorum. Ruhi "doz"unu almadan meyhane kapanmışsa sokak sokak dolaşıp açık meyhane arardık.

'Yerel'den 'evrensel'e
Taşradaki sade insanın yaşamını ve sesini yansıtan şair, Fransızların circonstance dedikleri güncel olaylar gerektirdiğinde yönünü evrensele döner. Kendi çocukluğundan kalkıp Cezayirli çocukları düşünür: "Cezayir sokaklarında şimdi/ Açmış bağrını serin yellere/ Sulardaki yosunlar gibi çocuklar/ Habersizce büyümede." Türkiye ve dünyadaki sömürülen insanın, emekçinin çilesini dile getirir: "Demek biraz da ondan efendim/ Böyledir bu dünyanın halı/ Pirincinden buğdayından filan sonra/ Petrolünden madeninden falan sonra/ Yani çırılçıplak kaldıktan sonra/ En münasip şeyini size sunmalı." Balkan şiirinde ayaklanan işçinin, partizanın şarkısı var: "Uzanın kanlı gömleğiyle/ Maden ocaklarına terör/ Bir fare gibi siner pusuya/ Demir Muhafız renginde ihanet (...) İner mavzer mavzer partizan."

Bir Ak Atlısı Özlemin
Ruhi'nin üçüncü kitabında da özneler ve konular değişmiyor: İnsanlar ve insan sevgisi, deniz, çocuk ve çocukluk. Belki yaşlandığı için, belki de sayrılıklar yüzünden bu duygulara bir de ölüm korkusu ekleniyor. Kitapta adından da anlaşıldığı üzere özlem ağır basıyor. Doğduğu, en tatlı ilk gençlik yıllarını geçirdiği Samsun'a özlem, sonra İstanbul'a özlem. Şair uzun bir süre Samsun'dan uzak, Ankara'da, İstanbul'da ve Ereğli'de yaşamak zorunda kaldı. Anılarını yaşatan Samsun'a zaman zaman heyecanla döner ama düşkırıklığına uğrar: "Eski bir Samsunlu angara'dan dönende/ Alabildiğine küçülürdü şehir (...) Biraz şaşkın ya yılgın daha çok/ Bir fincan kahvenin hatırını bilecek/ Dost bulamama hüznü içinde." Dostlarıyla, yazar arkadaşlarıyla geçirdiği o tatlı gençlik günlerini anımsar: "O bir karışlık şehir/ Yeter de artardı bize/ Hele bir de akşam olunca/ Gelince vakti kerahat/ Diyecek yoktu keyfimize/ Nice okyanuslar aşardık/ Yıkardık nice putları/ Hele bir de şiirsever bulunca/ İncir çekirdeğinin içinde/ Kırallar gibi yaşardık (...) Erdoğan'ın parmaklarında hâla/ Güneşin tozları(*) .../ Bense bekliyorum deniz ikindisini(**)/ Dinlerken şimdi uzaklarda/ Solan yaprağın musikisini" Hemen sonraki Anı şiirinde de özlemleri ve düşkırıklıklarını sürdürür: "Pazar Mahallesi Topal Ahmet Sokak/ Bura mıydı/ Düşe kalka büyüdüğüm yer (...) Bozkurt okuluna her gelişte/ Düşer usuma böyle Beril/ Beril ve beni şair eden sevgisi (...) Bir şey var eksik olan bir şey/ Samsun değil miydi yoksa/ o denli özlediğim."

Sonra Galata Köprüsü, balık ekmeği, paşajı, Tepebaşı, Galata'sıyla, Boğaz'ıyla, Akaretler'i, Kadıköy'üyle, Yenikapı meyhaneleri ve Fil Ayten'iyle İstanbul özlemi başlar. Deniz İkindileri ve Amisos Fenerleri'ndeki circonstance şiirlerine şairin üçüncü kitabında da rastlıyoruz: Arslan, Racon, Liman ve Masal şiirlerinde olduğu gibi. Yine 'yerel'den ve 'ulusal'dan kalkıp 'evrensel'e yöneliyor: "Orada Prag'da bir sokak var/ Tanın ağardığı sokak (...)/ Orada Peşte'de bir çeşme/ Sevginin aktığı çeşme (...)/ Orada Havana'da bir bulut var/ Dostluk rahmetleri yüklü (...)/ Orada Atina'da bir ağaç/ Kardeşliğin yeşerdiği ağaç/ Oradan bir yaprak getir(...)"

'Alaturka kimse yok'
Bazen bazı şairler mıknatısla çekilmiş gibi aynı odak çevresinde toplanıyorlar. 128 yıl önce, 19 yaşındaki Arthur Rimbaud Barbar şiirinde "Kanayan et çadırı ipeği üstünde denizlerin ve kuzey çiçeklerinin (yok onlar)" diyordu. Attilâ İlhan'da "ne kadar sevdim zaten yoktular", "belki yok balkonlarda hanımeli istersiniz" dizeleriyle, İlhan Berk'te "Ayakların var ya senin (hiç olmadı ayakların senin)" dizeleriyle karşılaşıyoruz. Fazıl Hüsnü Dağlarca Ayrılık şiirinde "Dönerim eve/ Dolaşır içerde yok biri (...)/ Ben uzaklardayım/ Burdadır yok biri (...)/ Yazıların hepsinde ellerime değer/ Yok biri (...) Öylesine büyür ki özlem/ Bin göz kımıldanır tavanda duvarlarda/ Bakışır benimle yok biri." diyor.

Şair Ruhi Göktekin de aynı yokluktan yakınıyor:

"Gözlerini mi/ Hep öyle anımsıyorum (...) Hep resmine bakarken mahzun/ Sonra/ Alaturka kimse yok (...)/ Ağlamaklı başı avuçlarında/ İçimden dokunmak geliyor/ Yanaşıyorum/ Alaturka kimse yok (...)/ Hangi aynaya koşsam/ Kimse yok/ Dağlar taşlar alaturka/ Alaturka kimse yok" Bu yoklar şairlerin sonsuz yalnızlıkları mı? Kendilerini kaybetmişlikleri mi? İkinci "ben"lerini arayışları mı?

Ruhi Göktekin benzetmelerden, alegorilerden, imge oyunlarından uzak, en güç olana, yalının güzelliğine dayanan bir şiiri yazıyor.

(1) Bir Ak Atlısı Özlemin, Ruhi Göktekin, Boyut Yayınları, 2001, Ankara, 56 sayfa.

(2) Amisos: Samsun'un antik çağlardaki adı.

(*) Şairin notu. Güneş Tozları: Erdoğan Alkan'ın ilk şiir kitabının adı.

(**) Şairin notu: Deniz İkindileri: Ruhi Göktekin'in ilk şiir kitabı.

cumhuriyet. kitap. 11.01.2002